Tıkla-Öde-İple!..

18 Kasım 2011 Cuma 10:13
Tıkla-Öde-İple!..

 

Avrupa ülkeleri 2012’de  'göç'ün 50.yılını kutlamaya hazırlanırken,  küçümsenmeyecek kadar uzun olan bu zaman diliminde değişmeyen tek şey, bavullarımız ve içinde taşıdıklarımız gibi geliyor bana.


Şu an, okuduğunuz yazı harf harf beyaz macbook’um ekranına düşerken saat 03:52’yi gösteriyor.
Yer, İstanbul Atatürk havalimanı...
Uçağımın kalkış saati 07:45...
Uyku sersemi yanlış birşeyler yazarsam af ola(!)
Karga kahvaltısını etmeden (b..unu yemeden), Eskişehir’den Amsterdam’a 1988’den bu yana uzanan bir yol...
Biz gurbetçiler...
Bir gelmeye meraklıyızdır bir de gitmeye...

‘Babamın bir atı olsa binsede gelse’ türküyle ağlattık ithal gelinlerimizi, kına gecelerinde ellerine kına yakarken.
Pegasus hava şirketi bunu duydu ‘işte size at, uçun gurbetçiler’ dedi adeta.
‘Annemin bir yelkeni olsa...’ dedik devletimiz denizlerimizde salınan IDO’yu hayata geçirdi...
‘Kardeşlerim yollarımı bilsede gelse’ dedik,
İnternet, kardeşlerimizin tüm yollarını açtı.
Şakır şakır bilet alıyoruz iki tıkla...
Bak...
Öde,
Yazdır ve
Uç...

50. yılda değişen kader...
Modernleşen ve milyonlarca kişiye hizmet veren havalimanlarımız var artık.
Geçtiğimiz ekim ayında Avrupa’ya göçün 50. Yıl kutlamaları kapsamında Sirkeci’den temsili olarak kalkan kara trenlerimiz sadece türkülerde kaldı...

Eskişehir istikametinden geldiğim otobüste bir kavurmalık havalimanı yolcuları vardı. İstanbul’a vardığımızda ‘Esenler otogarı’ndan servis aracına doluştuk.
Otobüs şirketinin müşterilerine ekstra hizmeti olarak tıkıştığımız minibüsümüzde  insandan çok bavul olsa da, Allah razı olsun adamlardan; bizi de düşünmüşler, bavullarımızı da...

Önümde sıra sıra bavullar.
Benim kırmızı bavulum ve iki bavul dışında hepsinin etrafında sarılı ipler var.
Urgan’ın azıcık kibarı...
Hani şu Ikea’da aldığımız eşyaları arabamıza doldurup transport yapma alanlarında bulunan iplerden.
Hemen i-phone mu kaptım çantamdan.
Yanımda oturan hanım teyzeye sordum,
‘Teyzecim, gülle gibi bu bavullar içlerinde ne var?’

‘Tarhana, bulgur, salça falan işte kızım, tadımlık...’
Gurbetçinin değişmeyen kaderini, ben yine de onaylayayım istedim.


Avrupa’dan gelirken tıka basa doldurulan, Türkiye’de boşalan bavullar.
Türkiye'den dönerken yeniden tıka basa dolu. 
Bavulların içine sıkışan, gidip gelen umutlar, özlemler...

Muhtemelen az sonra biletlerimizi check in yaptığımız esnada her zaman yaşanan o tablo yine vuku bulacak.
Kişiye düşen kilo limiti aşılmış olacak ve ek ücret ödememek adına, binbir türlü entrikaya baş vurulacak.


Tahta bavullarının yerini tekerlekli, renkleri yaşadığımız çağa uygun bavullar alsa da, etraflarını iplerle bağladığımız bavullarımız değişirken değiştiremediğimiz şey zihniyetlerimiz midir acaba?
Esaretimizi, kaderimizi bağlamaya bavullarımızdan mı başlamışız.

50 yıl öncesi ve sonrası mı olacak bu kutlamalardan sonra...

Bir de, neyi kutlayacağız Allah aşkına(!)


Giriş kapısına ilerlerken önümde bir kafile Japon vardı. Tüm dünya’ya kanıtladıkları zekaya sahip Japonların bavullarına bağlı bir dirhem ip yoktu!..

Bu bavula ip sarma işini bizden başka akıl eden, iyi beceren millette yok gibi canım(!)

Muhtemelen 'Japoniş'lerin bavullarında bakliyat yok.
Organik zeytin,
Analarının bulguru,
Kaynanalarının ıhlamuru da yoktur.

Her ne kadar, Avrupa kanallarında TV izleme zevkimize çomak sokan Türk marketlerinin reklamlarını bangır bangır izletseler de, kafamıza iyi sokamamışlar.
Avrupa’da Türk damak zevkini tadmak adına herşeyin satılabilir ve alınabilir olduğunu.
Ki, hala meyilliyiz hammallık etmeye.


Şöyle bir göz atıyorum etrafıma,  gece kavramı yok havalimanında. Az önce temizlik görevlileri popomu kaldırmamı rica ettiler, oturduğum koltukların altını temizleyeceklermiş.

1988’den bu yana gurbetçi olamaya alışamadığım şeylerden biri de, senelerdir biyolojik saatimi ayarlayamadığım bünyemde jetlag’ı yarından itibaren hissedecek olmamdır.

Bunu hesaba katarak hiç itiraz etmeden kalktım.
Şu an itibariyle hazmetme gücümün yüzdesi yüksek...
Sıkıysa siz beni yarın kaldırmaya kalkın bu koltuktan.
Nazım Hikmet’in dizeleri geldi aklıma,
''Çekilmez bir adam oldum yine, Uykusuz, aksi, lanet...''

İşte o anlarda 'huysuz ve tatlı kadın' da çekilmez olur...

Ya benim yanıbaşımda duran bavullarım içinde ne mi var?
Kıyafetlerim...
Her seferinde kendime söz verdiğim,
‘Bir daha ki sefere çok kıyafet götürmeyeceğim’ deyip  sözümü bozduran cicilerim.
Her defasında annemin gardrobuna tecavüz eden, annemin deyimiyle 'pılı-pırtı’larım var.
Gelirken bir çifti yeterli bulmadığım çizmelerim.
Annemin banyo dolaplarını kapsama alanına alıp hapseden makyaj malzemelerim.
Olmazsa olmazım elektrikli diş fırçam.
Saçım için kullandığım fön’üm ve envai çeşit saç ürünlerim.
Fotoğraf makinam,
Laptopum,
El çantam...

Size bunları yazarken,  iyi ki yanıbaşımda dır-dır eden bir kocam ve çocuklar yok, dedim bir an.


Biliyor musunuz?

Ben kırmızı bavulumla ve içindekilerle çok mutluyum.

Onların içinde sadece ‘beni’ taşıyorum çünkü...
Sadece bana ait olanları.

Diğer göçmenler de kendilerini nasıl mutlu hissediyorlarsa onu taşıyor olmalı.
Kızamıyorum onlara, yeremiyorum boş yere...


Benim anneciğimin ellerinden çıkınca tatlı geliyor o yemekler.
Ben babacığımla sohbet ederken zevk veriyor o yemekler.
Annemin yatağında gözlerimi açarken güzel o gün.
Onlar yanıbaşımdayken anlamlı yaşadıklarım.

Ben yine yollardayım ve yine uçuyorum diğer ülkeme.
Bedenim uçuyor, göçüyor ikinci diyarıma...

Beynim bu göçe ‘hayır’ diyorsa da...
Burada yaşadıklarımı bavula koyup getirmiyorum o diyara.

Türkiye’min güzellikleri Türkiye’mde kalsın.

Tebessümle...



Anahtar Kelimeler
banner247

Yorum Gönder

@name x